Ağlıyorum, durmuyor göz yaşlarim, gencecik bedenlerin, küçücük çocukların yanık kokuları geliyor burnuma, çığlıkları kulaklarımda. Nefes alamıyorum, haykırmak, yaşadığım bu karanlık, kötücül, acı rüyadan uyanmak istiyorum, uyanamıyorum. Bir büyük koyu karanlık bütün ağırlığıyla oturmuş yüreğimin üstüne, ne kıpırdayabiliyorum ne yardım isteyebiliyorum ne kurtulabiliyorum. Sessiz çığlığımı kimse duymuyor. Anneannem derdi ki “Korktuğunda, çok ama çok korktuğunda Ayetel Kürsi’yi oku evladım. Allah yetişecektir yardımına, duyacaktır seni.” Ben bağırarak, ağlayarak Ayet-el Kürsi’yi okumak istiyorum. Sesim çıkmıyor, nefes alamıyorum, duman kokusu mu, cesetlerin yanık kokusu mu? Bir keskin, kesif koku ciğerlerimi yakıyor. Canım çok ama çok yanıyor. Ben ölüyorum.
Bir gün önce…
Insan sadece bedenden ibaret değildir, beden ruhun kılıfıdır. Aslolan ruhtur. İnsan “ruh”tan müteşekkildir aslında.
Ruh kirlendiğinde insan kirlenir, ruhlar kirlendiğinde ise insanlık.
Okurken tuhaf geliyor değil mi? Acımasız bir distopya misali. Fakat bunu distopyadan gerçekliğe biz indirgedik. İnsanlık olarak varlığımızı insanlıktan ettik. Modernite pelerinini sırtımıza aldık ve mazimizi, benliğimizi hançerledik. Benzersizliği dışladık ve sıradanlaştık, daha kötüsü bayağılaştık.Nezakete, hürmete, inceliğe, iyiliğe yer bırakmadık hayatlarımızda. Doğumhanelerin yerini robotik fabrikalar aldı. Sokağa çıktığımızda karşılaştıklarımız ruhsuz cesetlerden fazlası değil. Donuk suratlar, donuk bakışlar; birbirinin aynı yüzler, kıyafetler; ruhunu, benliğini, insanı insan yapan değerleri kaybetmiş içi boş cesetler… Nasıl ve neden yaptık bunu? Dünyanın iğreti ve geçici kurallarına uyup güneşi batırmak zorunda mıydık?Değildik. İnsanlıktan öyle yoksun bıraktık ki kendimizi, çocuklar evlerinde, okullarında yaşadıklarıyla, tecrübeleriyle değil, animasyonları izleyerek iyiliği, doğruluğu öğrenmeye çalışır oldu. Merhameti, sevgiyi birbirimize attigimiz kedi, köpek videolarindan hatırlamaya çabalıyoruz, altına döşediğimiz yorumlarla ise yaşadığımızı… Sokaklarda yok edip evlere hapsettiğimiz hayvanları kucaklayarak ruhumuza yaşam öpücüğü vermeye çabalıyoruz aslında çünkü hep birlikte can çekişiyoruz; sevgisizlikten, duyarsızlıktan, merhametsizlikten, içine gömüldüğümüz materyalizmden, en çok da insansızlıktan; kendimizdeki ve çevremizdeki insansızlıktan, kalabalıklar içindeki yalnizlığımızdan…
Toplum ahlakın aynasıdır, o aynaları kırdığınızda ise insanlık biter, acı ve sonsuz bir karanlıktır ahlakın bitişi. Artık keskin bir dönemeçteyiz. Ya hatırlayacağız insanlığımızı, güneş doğacak yeniden gökyüzünde ve fark edeceğiz içine çekildiğimiz bizi yutan bu karanlığın bizi nasıl yok ettiğini ya da kaybolup gideceğiz bu karanlık dehlizde yüreğimizin sessiz çığlıklarıyla birlikte…..
O çığlıklar şimdi Kartalkaya uçurumunun karanlıklarında, hepimizin kulaklarında…. Dilimde sadece O’na yakarış sessizce ve utançla: “Allah O Allah’tır…. O yegâne hak mabuddur ki O’ndan başka ilah yoktur. Yalniz O daima yaşayan, duran, tutan, her an bütün hilkat üzerinde hâkim. Hayy ü Kayyum ancak O’dur. Ne gaflet basar O’nu ne uyku….Göklerde, yerde ne varsa hepsi O’nundur.”