Dünyada yaşanan savaş, göç, salgın hastalık gibi gelişmelerin bir sonucu olarak insanlar kitlesel olarak hareket etmesiyle küçük topluluklar, şehirler ve ülkeler gibi yerleşim alanları oluşmuştur. Bu toplu insan grupları aynı soya kökene dayanabildikleri gibi farklı kökenlere de ait olabilmektedir.
Kadim zamanlardan beri milliyetçilik teriminin nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı konusunda çeşitli görüşler ortaya konmuş olsa da kesin bir yargıya varılmamıştır. Bazı sosyologlara göre yeni bir kuram olan milliyetçilik terimi modern zamanlarda ortaya atılan bir fikir akımıyken, başka bir gruba göre insanlık tarihinin başından beri var olan bir yargıdır.
Milliyet kavramı ile aynı anlama geldiği düşünülenırk ise biyolojik ve fizyolojik özelliklerle doğuştan verilen kavramlarla açıklanabilir. Tarihi veya siyasi bir değerlendirme yaparken bu iki kavramı birbirinden farklı değerlendirmek gerekmektedir. Milliyet siyasi hukuki ve kültürel temellere dayanan ve sosyal olarak inşa edilen bir olgudur.
Irk ise bilimsel verilere dayanan, DNA ile beslenen bir gerçekliktir. Aynı ırktan olan ama aynı kültürü paylaşmayan, benzer dilleri konuşmayan hatta aynı dine mensup olmayan insanlar arasındaki fark, aynı ırktan olmayan fakat aynı kültürü, coğrafyayı paylaşan insanlardan çok daha fazladır. Bunun en güzel örneğini Anadolu coğrafyasında görmek mümkündür.
Türkler dünya üzerinde çok geniş coğrafyalara yayılmış ve farklı yaşam ve inanış biçimleri seçmişlerdir Türkiye’de yaşayan bir Türk ile Gagavuzya’da yaşayan bir Türk aynı ırktan olabilir fakat Türkiye’deki bir Türk, Suriye İran veya Bulgaristan sınırındaki biri ile daha çok ortak belleğe sahiptir.
Ortak belleği oluşturan geçmişten gelen acılar, savaşlar, sevinçler de millet olma bilincini arttırır. Bu sebeple devlet yönetimi ve toplumsal kimlik tartışmalarında sık sık üzerinde durulan bu kavramları birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Aynı milliyete sahip insanlar farklı etnik kökenlere sahip olabilir çünkü milliyet doğuştan değil ortak bilinç ve aidiyetten oluşur. Milliyette ortak bir kültür, ortak bir hafıza meselesi vardır. Ortak değerlerden bahsederken din, inanç ve yaşayış biçimi, sözlü ve yazılı kültür vb. toplumsal değerleri de milliyetle ilişkilendirmek gerekebilir.
Kökleri itibariyle savaşçı bir millet olan Türklerde ordu komutanları aynı zamanda devletin de başı kabul edilmiştir. Değişen dünya düzeninde imparatorlukların yıkılması, halkın iradesinin üstün tutulması, demokrasi kavramını ortaya çıkarmıştır.
Bu da halkın kendi yöneticisini yine bizzat halkın seçmesini gerektirmiştir. Devletlerin en iyi şekilde nasıl yönetileceği ile ilgili ve yönetimde bulunanların hangi özelliklere sahip olması gerektiği ile ilgili birçok çalışma vardır. Devlet yönetimi konusunda fikir öner sürenlerden biri de Büyük Selçuklu Devleti vezirlerinden Fars devlet adamı Nizamülmülk’tür.
Devlet yönetiminde ahlaki ilkenin en gerekli unsurlardan olduğunu ortaya koymuştur. Selçuklu yönetim sistemi Nizamülmülk tarafından şekillendirilmiştir. Devlet yönetiminin ve teşkilatının başarılı bir şekilde sürdürülmesinde İslami prensiplerin korunması dikkat çeken unsurlardandır.
Ona göre iyi yönetim sadece siyasi düzenle değil bunun yanı sıra dini değerlerle de ilişkilendirilmelidir. Devlet yönetiminde söz hakkına sahip olanların ahlaki değerlerden yoksun olmaması hem milli bilinç hem de din açısından oldukça önemlidir. Ona göre bir yönetici ilim sahibi, ahlaklı, cömert, sabırlı, adaletli ve dindar olmalıdır. Farabi ve İbn-i Haldun gibi İslam düşünürleri de devlet yönetiminin adaletle, sağlam kurumlarla güçlü hukuk düzeni ile ve bilinçli toplumla sağlanabileceğini vurgulamışlardır.
Toplumun uymak zorunda kaldığı kurallar bütünü bir halkı yönetmek için yeterli değildir, toplumsal bir varlık olan insan liderinden sadece yönetimsel olarak değil aynı zamanda birleştirici bütünleştirici olmasını, halkın sesine kulak vermesini, merhametli ve empati kurma becerisinin olmasını da bekler. Sosyal devlet anlayışı ancak bu şekilde geliştirilip sağlanır. Sadece uyulması gereken sistematik kurallar bütünü toplumda huzuru sağlasa da tam anlamıyla o kültüre ait hissetme, birlik ve bütünlük algısı oluşturmada yetersiz kalmaktadır.
Orta Asya’da çeşitli inanç sistemine sahip olan Türkler Karahanlılar döneminde İslamiyet’i benimseyerek sadece dini değil aynı zamanda siyasi ve kültürel yeni bir kimlik oluşturmuşlardır. Türk olmak ve Müslüman olmak Türkiye’de iç içe geçmiş bir kimlik haline gelmiştir. Bu yüzdendir ki Türk devletlerinin yönetiminde milliyetçilik, toplumun ortak tarih kültür ve değerlerini birleştirip devlete aidiyet sağlarken İslamiyet ahlaki sorumluluk ve yönetimde etik algısını destekler.
Tarihsel ve kültürel köklerle beslenen milliyetçiliğin ana unsurlarından biri de dindir çünkü dini ritüeller ve kutsal metinler ulusal kimliği güçlendirir. Din toplumsal organizasyonun temelini oluşturur bunun en iyi örneği Osmanlı İmparatorluğunda görmek mümkündür.
Kozmopolit bir yapıya sahip olan Osmanlıda Türk, Arap, Çerkez, Ermeni, Fars kökenli halkın yanı sıra farklı dine mensup bireyler de bulunmaktadır. Atatürk’ün de milliyetçilik anlayışında olduğu gibi bu ayrılıklar toplumu millet olma bilincinden uzak tutmamıştır. Çünkü millet olma, bir olma bilinci ırkın veya kalıtsal özelliklerin çok daha ötesindedir.
21. yüzyılda ise ülkelerin yönetiminde ve siyasette öncekiçağlardan farklı yapılar ile karşı karşıya gelmekteyiz. İlgili dönemin dinamiklerinin de farklılaşması yeni dünya düzeninde ülkelerin yönetiminde söz hakkına sahip olanlar menfaatleri doğrultusunda dini, mili ve kültürel değerleri göz ardı edebilmektedir.
Bu da toplumda yozlaşmaya, gelecek kuşaklar için değer yargılarının önemsizleşmesine ve otoriteye karşı güven kaybına neden olmaktadır. Liyakatten uzak olan yönetim anlayışı başarıya ulaşamayacağı gibi aynı zamanda toplumdaki bireylerin de gelecekten umudu keserek her türlü kültürel değeri terk edip başka arayışlar içerisine girmesini tetiklemektedir.
Bu sebeple bir toplumda ortaya çıkan sorunların kök nedenine inmek gerekirse yönetim sistemine bakılmalıdır. Yanlış bir sistemin halk üzerindeki etkisi kısa vadede günlük yaşam sıkıntıları, uzun vadede ise toplumsal çöküşe sürükler. Kaynakların yanlış kullanılması, işsizliğin artması, hayat pahalılığı ekonomik etkiler olarak değerlendirilirken, eğitim, sağlık, adalet sistemi gibi hizmetlerin tam anlamıyla sağlanamaması hayat standardının düşmesine, sosyal adaletin kaybolması ise toplumsal ayrışmaya ve kutuplaşmaya neden olur.
Roma imparatorluğu aşırı lüks, yozlaşma, yolsuzluk ve kötü vergi sisteminden dolayı, Osmanlı İmparatorluğu ise rüşvet ve liyakatsizlik gibi sebeplerden çökmüştür.