Geçtiğimiz günlerde ruhlarımızda cinnet uyandıran elim bir hadise yaşandı; Selimiye restorasyonu…
Bir grup âdem, Selimiye Camii’nde restorasyon adı altında Koca Sinan ve arkadaşlarının binlerce yıllık bir medeniyetin tecrübesiyle işlediği kubbe süslemesini, hat ve tezyinatı, tamamen yok edip; onun yerine bomboş, bembeyaz, çirkinlikten dahi bahsedemeyeceğimiz yarım küre suretinde bir tavan(!) boyamayı teklif ettiler.
Hem sureti hem sîreti olan bir kubbeyi, ne sureti ne sîreti olan yarım küre bir asma tavana(!) çevireceklerdi!
Hani diyor ya Mehmet Âkif; Gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen iki kazma iki kürek iki de ırgat gerek / Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen, bir Sinan bir de Süleyman gerek…
Mimari estetik de tıpkı dil gibi bir medeniyette nesiller arası köprü görevi görür, taşıyıcıdır. Medeniyetlerin binlerce yıl var olması için kuşaklar arası aktarılması ve yaşatılması gerekir; bunun olması için de hâliyle taşıyıcı unsurlar son derece önemlidir!
Fakat dikkat etmemiz gerekiyor; hem dilde hem estetikte bu taşıyıcı kaidelerin çürüdüğü gerçeğiyle karşı karşıyayız!
Dil meselesi ayrıca değerlendirilmesi gereken en mühim meseledir. Fakat mevzu bahis bir yumruk gibi göğsümüze inen şu Selimiye hadisesidir.
Selimiye Camii, ceddimizin bir mirası olmaktan öte Türk-İslam kültür ve estetiğinin de önemli bir yapıtıdır. Medeniyetimizin bir kısım damarları da her biri yerinde mahsus üst üste konulmuş bu taşlardan geçer.
O hâlde bu yapıtlara anlam veren o işlemeleri anlamamak hatta yok etmeyi teklif etmek; bu damarları koparmak değil midir?
Ne hoş bir vecize: “İnsan bilmediğinin düşmanıdır.” Öyleyse –en azından özümüze düşman olmayacak kadar- bilmek de bizim millî ve vicdanî vazifemizdir.
Öte yandan eğer bir millet yüzlerce yıldır, onlarca medeniyetten damıtılarak işlenmiş o ilâhi estetiğini kendi elleriyle bir grup sıvacıya emanet ederse olacağı elbettebudur! İşin aslı bizler işini hakkıyla yapan sıvacılardan razıyız.
Sözlerimiz takım elbiselere gizlenmiş milletin mirası üzerinde kendini hâkim gören sıvacılaradır! Maalesef bu umursamazlık, bu teklifsizlik Selimiye ile başlamadı ve onunla bitecek gibi de değildir.
Neyse ki ruhumuzda cinnet uyandıran bu caniteklif yayınlanan bir habere göre geri çekilmiş. Bu iyi bir haber mi; evet… Ancak yeterli değil. Buradaki en ciddi maraz, Türk kültür ve mirasının muhatap olduğu söz konusu zihniyetlerdir.
450 yıllık estetiği, tecrübeyi ve manayı kefen beyazına boyamak, ne tür bir vicdanın mahsulüdür?
Aziz okuyucular; bunun adı cinayettir! Onlarca yıldır Türk kültür ve mirasından et parçaları kopartılıyor. İfade ettiğimiz üzere bilmediğine düşman olmak insanın meşhur hasletidir; ancak özüne düşman kesilecek kadar özünden bihaber kalmak da mazur görülecek bir haslet değildir.
Saz ve söz; müthiş bir sıtmaya yakalanmış, titriyor! Ne nağmesinde zarafet ne güftesinde letafet var…
Vaktiyle sanatında anlamsızlığı savunan İkinci Yenici şairlerimizin kemikleri sızım sızım…
Belediye panayırlarında yetim hakkı kampanya ile satılıyor… Dindar memleketimin dincileri, pazar tezgâhlarında din tartıyor.
Türk medeniyetinin göz nuru, şair Nedim’in bir taşına tüm Acem mülkünü feda ettiği İstanbul, hem demografik hem estetik açıdan katlediliyor.
Peki, bu cinayet yalnızca İstanbul’un estetiği yahut demografisiyle mi sınırlı? Ekonomik buhrana gark olmuş Türk’ün öz yurdunda, bazı güzide parseller bir şekilde Arap’ın, Acem’in ve diğer yabancı unsurların mülkü olmuş.
Netice itibariyle onlarca yıldır Türklüğü boğdukları şehirde artık Türk’ü boğdukları bir gerçektir.
Son olarak, sıvacının hikâyesi şöyle:
Adam almış eline malayı, çalmış kubbeye beyaz boyayı! “Aman” demiş halk, “Öyle olur mu be Ayı!” Adam, “Ne oldu ki?” deyip bırakmış sıvayı.
Ya ne olacaktı? Kravat giydi diye bunca kültür zenginliğini sıvacı ne bilsin, kızılır mı? Tüm sancıların içinde en acısı da budur; yaratılan tahribatın bilincinde olmamak!
Bu durum koca bir medeniyetin sessizce ve şuursuzca katledildiği gerçeğidir. Hâlbuki Allah, “Emanetleri (işi) ehline verin!” diye emretti, peygamberi (s.a.s.) de bunu doğruladı. Türk’ün güzel sesli şairlerinden biri de şöyle söyledi:
Çok tel kırılır sîne-i kânûn-ı cihanda
Nâ–ehline mızrâbı tasarruf verilince